top of page

TOPLUMSAL BAĞIN YASASINA ÇAĞRI

31 Tem
7 dakikada okunur

Psikanalitik anlamda şiddeti konuşmak için önce söylemimizi diğer başka söylemlerden net biçimde ayırmak gerektiğini düşünüyorum ve bunun için birkaç şeyi vurgulayarak başlamak istiyorum.

 

Bir kere, burada şiddetin ya da faillerin doğasının ne olduğu hakkında fikir yürütmeyeceğiz; çünkü psikanalizin bize öğrettiği ilk şeylerden biri doğal bir varlık olan insan ile kültürel bir varlık olan insanın aynı şey olmadığıdır. Eğer insanoğlunun temel bir bastırma yoluyla özneleştiğini, bir bilinçdışı mekanizmasıyla damgalandığını ve uygarlığı da ancak bu biçimde kurabilmiş olduğunu kabul ediyorsak, içgüdü ile dürtü arasında kesin bir ayrım yapmalıyız. Freud’un dürtü kuramı, tamamıyla –eğer buna bedenin doğası diyeceksek - bedenin gerçeğinin, yani bedenin hayatta kalmak üzere gösterdiği tüm reflekslerin, bunun için ihtiyaç duyduğu tüm nesnelerin kast ettiğinin üzerinde bir şeylere işaret etmektedir. Evet, beden bir yandan tek amacı kendisini var oluş halinde tutmak olan ve bunun için de belli ihtiyaçların doyumunu arayan bir organizmadır. Fakat eğer her şey bu seviyede kalsaydı, herhangi bir uygarlıktan, ve toplumsal bağdan söz etmek mümkün olmazdı. Buna imkan veren şey ise bedenin kültürelleşmesi olmuştur. Bedenin kültürelleşmesi demek, bedenin Gerçek’ine hitap eden bu uyaranların dil yoluyla işlev gören bastırma sayesinde dürtü ağına takılması ve bu yolla bedeni simgesel bir bedene dönüştürmesi demektir. Yani, bastırma yoluyla bedeninin doğasına tamamen yabancılaşmış, onunla ancak dil üzerinden ilişkilenebilir hale gelmiş özne için şiddetin doğasının ne olduğunu tartışmak imkansızdır. Zaman zaman mecaz yollu orman kanunlarına atıfta bulunuruz; halbuki ormanda bir aslanın diğerini cinsel haklar için yaraladığı durumu anlatmak için şiddet kavramını kullanmayız. Bir aslanın diğerine şiddet uyguladığını iddia etmeyiz, o yalnızca saldırır. Demek ki, şiddetten söz edebilmek için toplumsal bağa mutlak bir atıfta bulunmak gerekir.

 

Toplumsal bağ dediğimde Lacan’ın spesifik bir öğretisine atıfta bulunuyorum ancak bu öğretinin temellerini özellikle Freud’un Totem ve Tabu’sunda ve Uygarlığın Huzursuzluğu’nda bulursunuz.

 

Toplumsal bağı kuran şey, her şeyden önce kastrasyondur. Kastrasyon, ihtiyaç ve doyum dinamiğinin radikal olarak değişmesi ve ihtiyaç ve doyum arasında herhangi bir doğrudanlığın imkansızlığının kurulması ile ilgilidir. Başka bir deyişle özne hazza mesafelenmeyi, onu ertelemeyi, hazzın değişimine izin vermeyi ve daha pek çok şeyi öğrenmek zorundadır.  Bu sayede hem benzerleriyle hem de nesnelerle ilişkilenmenin bir yolunu bulur; en önemlisi hayatta kalır. Kültürel bir varlık olarak insan, uzlaşmaya yazgılıdır; istemekle elde etmek arasındaki mesafeyi tanımak zorundadır. Bu mesafe ruhsallıkta tanınmadığı sürece öteki ancak haz yolunda yok etmeniz gereken bir düşman olarak var olabilir. Ortada elde edilecek bir nesne varsa özneler “Bir sen sahip ol, bir ben.” diyecektir, ya da “Birazını ben alayım, birazını sen.” diyecektir. Hatta «Sen benim bu nesneyi almama izin ver, ben de sana başka bir nesne vereyim.» diyecek ve önce takası, sonra da parayı icat edecektir. Hal buyken, toplumsal bağda ne değişiyor da, bu uzlaşma yerini şiddete bırakıyor?

 

Toplumsal bağın kastrasyon üzerine kuruluşu her devre yayılan özelliktedir ve özneler her devirde bölünmüş özneler olarak kurulurlar, çünkü konuşurlar. Ancak toplumsal bağın unsurları kimi şartlara göre değişir ve dönüşürler; bu şartları söylemler olarak kavramsallaştıracağız. Bu şu demektir; öznenin kastrasyondan kaçma imkanı yoktur, ancak kastrasyona karşı pozisyonu kaymaya uğrayabilir. Burada Lacan’ın öğretisindeki tüm söylemleri ele almayacağım; ancak bizi özellikle şiddet bağlamında ilgilendiren bir söylem var: kapitalist söylem.

 

Kapitalist söylemin öznelere vaadi tam da kastrasyonun üzerinden atlamak üzerinedir; onu iptal edemez ama öznelere kastrasyon iptalinin mümkün olduğuna dair illüzyonlar sunar. Bu illüzyonu yeterince istenirse her şeyin mümkün olduğu bir dünya olarak özetleyelim. Biraz önce, kastrasyonun istemek ve elde etmek arasındaki mesafeyi işaret ettiğini söylemiştik. Bu söylem, bu mesafeyi kapatmanın öznelerin kudretinde olduğunu iddia ediyor. Yani hazla aramıza hiçbir şeyin giremeyeceğine dair sahte bir argüman… Bu argüman her ne kadar sahte olsa da, bu söylemin öznelere sunduğu yollar oldukça gerçek ve günceldir; teknolojinin ve tıbbın ilerleyişi eski geleneksel toplumlarda ancak bir düşlem olarak kalabilecek pek çok şeyi gerçekten de erişime açmıştır. Her geçen gün öznenin doyumuna sunulmuş pek çok nesne üretiliyor, insanlığın elinin kolunun bağlı olduğu alanlar git gide azalıyor; ve sanki gerçekten de her şey insanoğlu için yavaş yavaş mümkün oluyor. Ancak bu yanılsamanın bir bedeli olduğunu unutmamak gerek; bu bedel tüm toplumlarca semptom üretilerek ödeniyor. Bu semptomlardan biri de elbette şiddet… Eğer her şey mümkünse, ve siz bazı şeyleri mümkün kılamıyorsanız; kapitalist söylemde cevap basittir. Yeterince istememişsinizdir, yeterince eyleme geçmemişsinizdir. Bu eylem, bir ötekinin hakları, hatta kimi zaman canı pahasına olsa bile… Söze, yasaya, kastrasyona dayanan çözümler yerine eylemeyi salık veren bir söylemdir bu; dolayısıyla yalnızca impulsif sonuçlar doğurur. Bunun yanında, kapitalist söylemin kastrasyonun işleyişine yaptığı en büyük müdahaleyi tartışmalıyız: Büyük’le olan ilişkilenme… Kastrasyonun, jenerasyon farkını tanımakla çok büyük ilgisi vardır; Oedipyen hikaye zaten başka nedir ki?

 

Cinsellik bu nedenle önemlidir çünkü özneyi diğer özneler arasındaki hiyerarşide belli bir yere yerleştirir ve o yer yalnızca cinsel düzeyde kalmaz, toplumsal bağda yeri olan tüm başka dinamiklere de yansır. Hiyerarşi kelimesinin burada kritik olduğunu söylemeliyim; kapitalist söylemde duyulduğunda tüyleri diken diken eden bir sözdür bu; çünkü özneler arasındaki tüm ilişkileri kastrasyondan azade, imgesel bir «güç ve prestij» ilişkisine indirgediği için Büyük Öteki’nin yerinde oturabilecek herkes ve her şeyi yine yasadan azade bir tiran biçiminde sunar. Jenerasyon farkı, cinsellik yoluyla kurulur demiştim; Büyük Öteki [şimdilik ona ebeveynler diyelim] cinsel olarak erişime yasak olandır, ama onu Büyük yapan sadece bu değildir; Büyük, yasayı o yasaya bizzat tabii olarak temsil eder. Bu şu demektir; Büyük Öteki, öznenin hem kendi bedeninden, hem başkasının bedeninden, hem de tüm nesnelerden sonsuzca ve sınırsızca zevklenişini kısıtlar; bunu Hayır’ıyla yapar, Dur’uyla yapar ya da “Bunu yapmana izin veremem, ama şunu yapabiliriz.” diyerek yapar. Büyük, aynı zamanda özneye toplumsal bağda kendine yer bulmak için kullanacağı ego ideallerini de sunar; çocukluk çağında bu idealler ebeveynlerin tümgüçlü halinde somutlaşır; tüm kararları onlar verir, dış dünyayı onlar tanımlar ve her sorunun çözümü onlardadır. Fakat ergenlikle birlikte, bu tümgüçlü imge ve idealler yerlerinden oynarlar; ebeveynlerin de yalnızca birer insan olduğu anlaşılır. Dünyaya dair bilmedikleri, yanıldıkları, çaresiz kaldıkları, gerçekleşmeyecek birçok vaat verdikleri ortaya çıkar. Ergenin de tüm isyanı bunadır; ancak ideallere hala ihtiyacı vardır; bu idealleri toplumsal bağ içerisinde arar; aynı idealleri paylaşan ve özdeşim içinde bulunabileceği diğer küçük ötekiler… Bu idealler, dini, siyasi, sosyolojik ya da felsefi olabilir; ergenin kendi öznelliğini inşa etme çabasında uğradığı yollar bu ideallerden geçer. Artık başka Büyük’ler söz konusudur; belki Tanrı ve din adamları, belki politik ve felsefi önderler, belki de kimi güçlü sanatçı figürleri…

 

Fakat kapitalist söylem tüm bu Büyük’lere ne yapmıştır? Örneğin, annelere ve öğretmenlere… Önce onlardan başlayalım: Her şeyden önce, az önce bahsettiğim gibi, bunları jenerasyon farkının içinde kaldıkları sürece tiranlaşmakla suçlamış ve sonuçta gerçekten onları tiranlaştıklarına ikna etmeyi de başarmıştır. Tiranlaşma korkusuyla çocuğuna hiç sınır koymayan, sınır koyduğunda ise suçluluk duygularından kurtulamayan ebeveynlerin çokluğunu düşünelim. Fakat bu tek başına nispeten küçük bir şeydir. Bir adım daha ileri gidelim; sınırların çocuklarının kişiliklerini, yeteneklerini ve özgüvenlerini dağıtacağına inanan ebeveynleri düşünelim. Kastrasyon karşısında konumlanmakta bu kadar zorlanan ve çareyi de kastrasyonu yok saymakta bulan özneler için kastrasyonun temsiliyetini üstlenerek sıradan nevrotik küçük özneler üretmesini nasıl bekleyebiliriz?

 

Peki bu neye yol açıyor; Büyük Öteki yerinde olması gerekenler, yerlerinden iniyorlar, hiyearşik yapıyı bozuyorlar ve özne ile yanılsamalı bir eşitlik ilişkisi kuruyorlar. Bu da öznelerin Büyük’lerle kendi benzerleriyle, yani diğer küçük ötekilerle kurduğu ilişkiye benzer ilişkiler kurmasına neden oluyor. Ebeveyn ve öğretmenlerin, uzun süredir çocuklarla arkadaş gibi olmayı önceliyor olması güzel bir örnek olsa gerek. İyi ama, Büyük’ün, yani yasanın yeri boşaldığında ne olacak? Yani başka bir deyişle, ortada sadece iki küçük öteki varsa, birbiri ile eşit şartlar altında ve aynı konumda olan iki özne varsa ve bu özneler ikisini de bağlayan bir yasaya, yani uzlaşmanın yasasına başvurmuyorsa, ne olacak? Buradan çıkacak sonuç ancak saldırganlık ve şiddet olabilir; çünkü burada tek bir mantık işleyebilir; ya o, ya ben… [1] Yani uzlaşma mantığının tam tersi. Ya o yok olacak, ya ben… Ya o pes edecek, ya ben... Bu ancak bir Ret Kid yasası olabilir; vurulmadan önce vurmak zorunda kaldığınız bir yasa.

 

Az önce ergenlik dinamiklerinden behsetmem bilinçli bir tercih; bir zamandır toplum olarak ergenin şiddeti üzerine konuşuyoruz. Büyük’ün yerinden inmiş olan bu ötekiler, elbette ergen özneye onları toplumsal bağın içerisinde tutacak idealleri sunmakta da kapitalist söylem içerisinde başarısız oldular. Çünkü sunacakları idealler çoktan yerinden edilmişti. İdeal olanın özneyi belirlediği değil, öznenin ideal olanı belirlediği bir sistem içerisinde; Büyük’ün yerindeki tüm idealler artık işlevlerini yitirmiş hale geldiler. İşlev yitirmekle de kalmadılar, öznenin kastrasyonun inkarına yönelik yürüttüğü illüzyonu sürdürebilmek adına özellikle küçümsendiler.

 

Bu bakış açısıyla bakıldığında, toplumun yalnızca yan yana durmakta olan insanlar bütünü olmadığını anlamak önemlidir; toplum anlatılar, idealler, gelenekler, ritüeller ürettiği sürece bir toplumdur; tüm bu unsurlar birbirimizle simgesel düzeyde ilişkilenmemizi sağlar. Bunlar olmadığında, ilişki ancak düşmanca ve saldırgancadır. Başka bir deyişle, özneler için ego idealine dayalı doyumların, ki bunlar beraberinde yüceltmeyi getirirler, artık daha az mümkün olması, bir türlü yatağını bulamayan bir su gibidir; üzerinde bir şey yüzdüremezsiniz; yalnızca dizginsiz bir sürüklenme vardır. Ve sonsuza kadar sürüklenme diye bir şey yoktur; sürüklenen şeyler bir yerlere çarparak da olsa durmak zorundadır.

 

Öyleyse biz bugün nasıl bir yasaya çağrı yapmalıyız? Şiddeti durdurmada yasalarımızın neden işlemediğini açıklayan da bir aşama bu. Az önce şöyle demiştik, Büyük Öteki’nin yasayı temsil etmesinin nedeni, bizzat bu yasayla damgalanmış olması ve bu yasaya boyun eğmiş olmasıdır. O zaman anne ve öğretmenler için sorduğumuz soruyu, Büyük Öteki’nin yerinde olan başkaları için de soralım: yazılı yasaları işleten ve uygulayan hukukçu, yönetici ve polislere ne olmuştur?

 

Yazılı yasaların metinleri, ki buna dini metinleri bile dahil edebilirsiniz, tek başlarına işlerliğe sahip yasalar değillerdir; bu yasaların konulup işletilmesi için önce medeniyeti kuran temel yasaya ihtiyaç vardır. Eğer bu temel kurucu yasanın, yani kastrasyon yasasının üstlenilmesinde bir tökezleme olduysa, yazılı yasalar da üzerinden atlanabilen, eğilip bükülebilen ve yaptırım işlevi olmayan plastik kurallar haline gelir. Daha da önemlisi bu tökezleme, bırakın şiddet üretimini önlemeyi, şiddetin eyleme geçişini bizzat körüklemekte, hatta Büyük Öteki’nin yerinden işlev görmeleri gereken öznelerin şiddetin faili haline gelmelerine neden olmaktadır. 

 

O halde, psikanalizin bizi eğittiği noktadan itibaren, şiddeti önlemenin tek yolunun, toplumsal bağın yasasına çağrıda bulunmak ve bu yasanın sözcüsü olmak olduğunu iddia ederek konuşmamı bitiriyorum.



[1] Lacan, J. (1993). The seminar of Jacques Lacan, Book III: The psychoses, 1955–1956 (J.-A. Miller, Ed.; R. Grigg, Trans.). W. W. Norton & Company. (Original work published 1981)


[*] Bu metin, sevgili meslektaşlarımla 9 Mayıs 2026'da gerçekleştirdiğimiz "Şiddet" temalı çalışma günü kapsamında yaptığım konuşmanın metnidir.

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


© 2026 by Nur Cansu Kızılpınar

bottom of page